Canımın İçi Nerdesin

Hülyam bugün tam dört sene olmuş yaban ellerde belimi kırdığım. İlk aradığım, sesini duyunca gözyaşlarımı tutamadığım Hülyam. Ama ben günler sonra çıkıp gelmiştim. Sen de çıkıp gelsen ne olur sanki. Bu hasret büyümeden “yeter bu kadar özlem” desen çalsan kapımı, dinse gözyaşlarım. Günler geçtikçe kolaylaşır sandım ama tam tersi oluyor. Baktığım her yerde seni görüyorum, yaşanmış yaşanmamış anılarımız geliyor gözümün önüne. Gittiğin gün yüreğimde kocaman bir boşluk hissetmiştim ama şimdi kocaman bir taş oturuyor o boşluğun yerinde. Nefes almak bile zor geliyor. Can dostum neredesin? Nerelere gittin beni bırakarak? Bu günlerde tek bir dileğim var inanmak: bir gün beni bir yerlerde beklediğine ve arada geçen onca zamanda bizi izlemiş olduğuna inanmak istiyorum.

Ateş düştüğü yeri yakıyor der dururdum hep ama ateşin bu kavurduğunu  nasıl bilebilir ki insan.

Arkadaşım, kardeşim, ablam, dostum, bu dünyadaki ruh ikizim sensiz nasıl yaşayacağımı bilmiyorum henüz. Yeni doğan bir bebeğin ağladığı gibi ağlıyorum gece gündüz sensizliğime. Ben seni çok sevdim. Biliyorum ki sen de beni sevdin. Belki sen de bir yerlerde bizi özlüyorsundur şimdi. Canımın içi bana hep güç verdin. Yalvarırım sana şimdi de güç ver bana.

Hülyam çok özlüyorum seni…

IMG_0083

Canımın içi, yüreğim acıyor bunları yazarken. Seni çok sevdim, hep de seveceğim. Deli gibi özleyeceğim ama ne çare. Bu hayattaki ruh ikizimdin sen benim. Ruhuma dokunduğun için binlerce teşekkür sana. Daha çok yazacağım hakkında. Kızıma anlatacağım seni. Bakarsın yazmak bir nebze azaltır kalbimdeki alevi. Bir ömür boyu kalbimde taşıyacağım seni… Kızınla birlikte umarım bir yerlerden izliyorsunuzdur bizi…

Kaçkarlar Trans

Hayatımda apayrı bir yer edinen Kaçkarlarla tanışmamızın hikayesi. Oldum olası sevdim müziğini, tulumunu. Yemenimi de karadeniz usulü bağlar oldum…”Ha bu bizim uşaktur” dediklerinde değilim ama yüreğim çok uzaklarda değil dedim içimden.
“Oy dumanlar dumanlar
Hep dağlari sardunuz
Yüreğumun derdini
Bilsenuz ağlardunuz…”

09.09.2006
İstanbul-Trabzon-Çamlıhemşin-Mollaveys
Sabahın 1 inde yatan Hülya ve ben uyusak mı uyumasak mı derken 2 saat için giydik pijamaları. Saat çaldı ve ben her zamanki gibi 20 dakika erteledim alarmı. Hülya yarı uykulu ne oldu derken alarmı erteledim dedim. Saat çaldı fırladık. Evin içinde oradan oraya koştura koştura tam vaktinde giyinmiş kuşanmış olarak kapıdaydık. Sabiha Gökçen’de buluştuk Osman ve Alpay’la. Uçak havalanmaya hazır. Tahmini uçuş süresi 1 saat 10 dakika. Sabahları Kozyatağından Levente 2 saatte giden biri olarak hep bunu hatırlıyorum. 1 saat 10 dakika.  Türkiye’nin bir ucundan diğerine gittik. Keyifli bir yolculuğun sonlarına gelirken Pazar yakınlarında önümüzde bir kaza oldu. Osman Hülya ve Alpay ön saflarda bense ordan oraya biraz panik koşturuyordum. Bir matımızı orda bıraktık. Ambülans ve polis gelince yolumuza devam ettik. Herkes daha başlamadan gölgelenen Kaçkarları düşünüyordu herhalde. Ama hayat böyle aylardır planını yaptığımız bu yolculuğa devam edeceğiz…
Çamlıhemşin’de otobüsle yolculuk yapıp Uğur’larda yediği yemekleri ballandıra ballandıra anlatan Kaan ve Uğur’la buluştuk. Haftalık yiyecek alışverişi Fırtına’nın gümbür gümbür suları eşliğinde içilen çaylar ve ilk kapaklanma. Aylar önce menüsküs ameliyatı geçirmiş biri olarak en zayıf halka bendim. Ve daha dağ tepe dolaşmadan betona yüzükoyun yapıştım ilk gün. Galiba Alpay’ın benle işi olacakJ

Tüm hazırlıklarımızı erzak paylaşımını yaptıktan sonra Kaçkar’daki ilk kamp yerimize gittik:

Mollaveys. Gümbür gümbür akan Fırtına deresinin hemen yanında çim bir düzlüğe kurduk çadırları. Piknik yapmakta olan insanlar da yiyemedikleri belki 2 kiloya yakın eti, fazla ekmek ve domatesi bize bıraktılar. Oh yakılsın mangallar. Henüz hak etmediğimiz bir yemekti ama doya doya yedik o akşam. Uğur Alpay didişmeleri de başlamış oldu böylece. Biraz gümbür gümbür de olsa iyi bir uyku uyudum sayılır.

10.09.2006
Mollaveys-Zir Kale-Palovit şelalesi-Verçenik

Sabah çok da erken olmayan bir saatte kalktık. Bizi Verçenik’e çıkaracak araç gelmeden toplandık. Daha ilk sabahtan nedendir bilinmez en geç hazırlanan çadır bayanların çadırı oldu. yani bizim. Ford minibüse yayıldık da yayıldık herkes bir pencere kenarı tuttu. Vadilerden giderken başka bir yerde hissettim kendimi. Sanki başka bir ülke sınırlarını geçmiştim. Hiç akla gelmeyecek yerlere kurulan evler, dimdik yamaçlardan aşağıya inen telefrikler (çay vb malları sırtta taşımak yerime telefrikler kurmuşlar her yere; Karadeniz aklı işte). İlk uğrak yerimiz Kale-i Zir, yani aşağı kale. Hem güvenlik hem de kontrol amaçlı bu kale, Kale-i Bala (yukarı kale) ve Ciha Kalesi ile bir üçlü oluşturuyor. Fırtına deresinde 100 metre yukarıya nasıl taşımışlar taşları hala hayret ediyorum. Yolda bir ağaçkakan kovaladık ama o kadar inatçı ki 50 metre öteye kondu durdu.

Yolumuzun üstünde durduk ve Palovit şelalesine yürüdük. Eskiden araç yolu da varmış şelaleye giden ancak fırtınada yol yıkılmış. Bazı yerlerden yürüyerek geçebilmek için kütüklerden yol yapılmış. Yaklaştıkça şelalenin sesi gümbür gümbür çağladı. Yolda köylüler geçen araca seslendiler, ekmek istediler. Düşündüm de  burda işler böyle hakkaten. Bizse kapıya astığımız poşetlerin içine ekmek ve gazete yazıyoruz. Çat’ta kahvaltı için durduk. Sonra da yola devam. Verçenik’e geldiğimizde gözlerime inanamadım. Derme çatma bir iki ev. Ağaçlar çoktan aşağıda kalmış kurak, taşlık bir alandayız. Otların arasında beyaz çiçekler. Vargitmiş isimleri. Çiçekler çıkınca yayladan varma gitme zamanıymış. Birbirimize balkıyoruz anlamlı anlamlı, geç mi kaldık diye. Sis bastı bir anda. Çadırları kurup bekledik sisi, dağılırsa yürüyüş yapabilir, atlı göl, kapılı göllere gidebilirdik. Sis dağılmadı ne yazık ki.

 

11.09.2006
Verçenik-At Meydanı Gölü-Kapılı Göller-Tatos-Kale Yaylası
Sabah erkenden seslendi Alpay. Kahvaltıdan önce göllere yürüdük sonra da çadırı toplayıp yola koyulacaktık. Tüm hazırlıklar boyunca Alpayın en çok söylediği şu oldu: “vücudunuz direnmek isteyecek, yapamazsın, pes etmelisin, burada bırakmalısın, diyecek. Bu iş beyin işi. Tüm bu sinyaller sahte.” Aynen de öyle oldu. Dha yürümeye başlayalı yarım saat bile olmamıştı, ciğerim yanmaya, kollarım uyuşmaya, başım dönmeye, midem karışmaya başladı. Tamam dedim ben daha başlamadan bittim. Kendim öyle bir mücadele ettim ki ben bile şaşırıyorum. Küçükken okulda maratona sokarlardı bizi. Ben koşamazdım hemen dalağım şişer ağlamaya başlardım. Bir gün biri beni ağlarken çekti yarıştan çimleri sulayan fıskiyelerin altında yüzümü yıkadı. Ben hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Ama Kaçkar’da ne fıskiye var ne beni yarıştan çekecek biri. Ne olursa olsun başladığımı bu yolculuğu tamamlamak ve yük olmamak için her şeyi ortaya koymak gerek. Kendimle mücadele ettikten sonra gittikçe açılmaya başladım. Göllere vardığımızda germe hareketleri, güneşe selam derken anladım olanı biteni. Vücudum yapamazsın demeye çalışmıştı. İlk sınavı geçtim.

Kampa geri döndük, kahvaltı ve toparlanmadan sonra, yürüyüş rotasına bakınca ikinci sınavım geldi dedim. Henüz iyileşmiş bir diz, kondisyonsuz bir vücut, dimdik kupkuru bir yamaç ve 20 kg’luk çanta.en arkadan yavaş yavaş sık sık dinlenerek, bolca tekleyerek çıktım yamaçtan yukarı. Artık gerisi bana vız gelir diyordum. Halbuki uyarmıştı fizyoterapistim, diz yokuş aşağı daha çok zorlanır diye. Adalı göle vardığımda, Hülya çoktan bikinisi giymiş göle girmeye hazırlanıyordu. Ben de hızla hazırlandım. Tüm vücudum bayram etti buz gibi suda. Yenilendik hepimiz. Güneşin altında yenen öğle yemeği ve biraz yattıktan sonra yola koyulduk tekrar. Kale yaylasına gidiyoruz.

Yol daha kolay. Kayaların üzerinden seke seke gidiyoruz. Ben pür dikkat hata yapmadan bitirmeliyim yürüyüşü. Yoga yaparken menüsküsünü yırtmış ve tamir ettirmiş biri olarak tekrar aynı süreçten geçemezdim. Hele bir de bu dağlarda. İçimizi ısıtan güneş aniden gitti, sis bastı her yeri. Ardından çiseleyen yağmur. Seke seke gittiğimiz taşlar kaymaya, sisten önümüzdekini görememeye başlamıştık. Hülya benimle en arkada sürekli teselli etti beni. En arkada kalmış olmak sinir bozucuydu benim için. grubu yavaşlatmış olmanın sıkıntısı vardı içimde. Sis yüzünden beklemek zorunda kalıyordu herkes. Bense sürekli söylendim içimden. Ne yapabilirdim bu kadardı elimden gelen.Islanmış taşlarda çoğumuz kaydık ama ciddi bir şeyler olmadı. Az önceki güneş çoktan geride kalmış, şimdi ıslanıyorduk, siste kaymadan yürümeye çalışıyorduk. Alpay kamp kurmaya hazırlanırken, Uğur yolumuzun bitmek üzere olduğunu söyledi. Siste geldiğimiz yeri görmenin imkanı yoktu. Aniden bastıran sis, aynı anilikle açıldı ve yaylayı gösterdi bize. Saatlerce yolda olan ve düşmemek için her bir sinirini zorlayan benim için evleri görmek güzeldi.

Yol boyunca kendimde şaşırdığım bir şey fark ettim. Hiç ne zaman varacağız demedim. Sonraki günler de sadece yürüdüm. Yürümem gerekiyordu sormadan, sorgulamadan, yürüdüm ben de. Alpay’la Uğur en önden yürüyüp gittiler. Yayla imamının kaldığı ve misafirhane olarak da kullanılan evde kalmak için ayarlamaları yaptılar. Islanmış ve üşümüş bizler için harika bir fikirdi. Eve girdik. Soba yakıldı, eşyalar kurudu, aklandık paklandık kurularımızı giydik. İmam gençti, yakın zamanda köye dönecekti. Muhtarın getirdiği yiyecekleri yiyebileceğimizi söyledi. Erikte kaldı gözüm ne yalan söyleyeyim. Alpay’ın yediği eriklere sulandım durdum. 1 koli yumurta vardı evde ve menemen yapıldı. Çekirdekler eşliğinde soba sıcağında televizyon seyrettik. Pek de kampçılık sayılmaz sanırım. Sabah hemen yanımızdaki minareden ezan sesi gelene kadar da  uyuduk.

12.09.2006
Kale Yaylası-Çat
Basan sis yüzünden rotamızı değiştirdik. Sisin ne zaman dağılacağını kestirmek mümkün olmadığından yola rotadan devam riskliydi. Belki günlerce Kale’de kalabilir sonrasında da uçağa binip İstanbul’a dönebilirdik. Rotamız Yıldızlı Göl, Hacevanak Yaylası, Garmik, Apevanak ordan da Palovite gitmek üzerine kuruluydu. Şimdi ise konuşulan Çat’a araçla dönmek, oradan da Elevit ve Tirevit üzerinden Polvite geçmekti.

Şansımıza o sabah imam nişanlanmak üzere köye gidecekti. Minibüsü de muhtar değil imam kullanacaktı. Sabah misler gibi yenen yumurtalardan sonra doluştuk minibüse. Yolda çalışma vardı biz de misafirhane döndük. Döndük ama yerlerimizden de olduk. Çantaları istemeye istemeye aracın üstüne koyduk ama minibüs tam bir curcunaydı. En önde iki teyze, kovalr dolusu peynir, muşmula eşliğinde aşağı köye inecek, tıkış tıkış araca doluşmuş bir ale de köye gidecek. Muhtar geçti direksiyona, Hülya en önde kucağında kocaman bir kova, ben arkada Kaan’ın kucağında, Alpay Osman ve Uğur ayakta yolculuk başladı. Tamam böyle gidilir derken biz, araç yoldan da köylüler aldı. Dağılıyoruz biz araçta.

“…. gelini de geleceğidi.

”kimun”.

Muhtar: “nereye alayım muşmulaları. ben şindi giderum, yarın dönerum, öbür gün gönderirsin.”

Biz 6 dakika arayla hareket metroyu beklerken burda iki gün sonrası konuşuluyor. Hayat doğada yavaş akıyor. Daha doğrusu şehirlerde çok hızlı akıyor. Güle oynaya yolculuk ettikten sonra Çat’a giriyoruz. pazartesi gününden beri Selocanları kaybolan bizler kontörlü telefona koşuyoruz. Belli ki %3,3’lük kısma girmişiz. Pansiyonun çok az ilerisinde kamp kuruyoruz. Çilanç Köprüsü üzerinde geçiliyor. Yağmur ince ince yağmaya devam ediyor. Önceki akşam Kale’de araç sormak için muhtarı beklerken öğreniyoruz ki hasta bir hayvan var kesilecek. Muhtar oraya gitmiş meğer. Minibüs beklerken de bir amca koşup kilosu 5 ytl den et aldı. her şeyden şüphe duyan biz şehirliler hayvan hasta mı derken niyetlenmedik tabi ete. Çat’ta ise kilosu 9 mu 10 mu hatırlamıyorum et alıp mangal yaptık. Yağmur ince ince yağsa da ateşimiz yandı, bulgu pilavı eşliğinde mangal etlerimi yedik arada da çok yürüdük ya ödül olarak bir şeyler içtik.

 

13.09.2006
Çat-Tirevit-Elevit-Palovit-Semistal-Palovit-Amlakit

Yine en geç kalkan, en geç hazırlana çadır bayanlarınki. Hay Allah. Kahvaltıdan sonra araçla, Palovit’ hareket ettik. Araç tırmandıkça bulutlar aşağıda kalmaya başladı. İlk gün haricinde açık hava görmeyen bizler umutlandık yine. Elevit, Tirovit derken, kıvrıla kıvrıla Şahinlerin eşliğinde Palovit aşıdına geldik. Sis bulutların arasından dağlar sipsivri çıkıyor kayboluyor biz bir yanımızda uçurum olan taşlık yoldan ara sıra kaya kaya gidiyorduk. Palovit girişinde indik, araç Amlakit’e devam etti. Kahvedekilere kısaca yol sorduktan sonra, saat 10 gibi basan sisin içinden Semistal’a hareket ettik. Patika yoldan tırmana tırmana ulaşacaktık yaylaya. Ben yine en arkada eğimli arazide yürümekten bileklerim ağrımaya başladı. Mola benim için öndekilere yetişmek demekti. Mola verdiğimiz yerde, bir önceki yürüyüşün tecrübesiyle, tozluklarımı çıkarttım. Islak otlarda paçalarımız ıslanmaya başlamıştı bile. Ben daha tozluklarımı takmamışken, beni beklerken dinlenen öncüler hareket ettiler. Hoppala. Zaten yetişemiyorum öndekilere, dinlememiş ve gerilmiş biri olarak Hülya Liderin arkasına geçmem gerektiğini söyledi Alpay’a. Bu durumu düzeltebilirdi ama geç alınmış bir karar oldu. ben sinirlerim gerilmiş olarak Uğur’un arkasına geçtim geçmesine ama kendimi ağlamamak için o kadar çok sıktım ki, göğsüm daraldı bir anda, nefes alamamaya başladım durdum ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Sınav iki, bu sefer bütünlemeye kaldım sanırım. O an yaşadıklarımı anlatmak çok zor. Hayatı boyunca kolay ağlayan biri oldum ben. Bu sefer hayır desem de sinirler bu kadar dayanıyor işte.

Neyse biraz sonra güldü yüzüm. Gerilim çıkmış gitmişti ne de olsa. Yürümeye devam ettik. Batonları bir dakika bile elimden bırakmadım. Saat 14 gibi kayalık bir alana geldik. Bir süredir tırmanmamız gerektiğini, bu işte bir terslik olduğunu söyleyen Alpay, Uğur’la birlikte kayalıklardan yukarı tırmandı. Geride kalan bizler daracık bir yerde çantaları çıkarttık, giyindik ve bekledik. Aradan çok geçmeden sislerin içinden yukarımızda Alpay’la Uğur göründü. Kayalıklardan yukarı gidiş yoktu. Muhtemelen patikadan sapmış, yukarı gitmemiz gerekirken daha da aşağıya bilmediğimiz bir yere doğru gitmiştik. Alpay’ın hayatımda en çok zorlandığım yerlerden biriydi dediğini hatırlıyorum.

Çay eşliğinde bir şeyler yedikten sonra yapılacak tek bir şey vardı geri dönmek. Mantıken Amlakit yakınlarında olmalıydık ama sis her şeyi saklıyordu. Dönüşe başladık. Bir ara sislerin içinden bir yol göründü karşı tarafta. Amlakit yolu olmalıydı. Aradan dereyi geçince doğrudan yola çıkabilirdik. Uğur dereyi geçmek istemediğini Palovit’e, oradan da araç yolundan da Amlakit’e gitmememiz gerektiğini söyledi. Yolda oldukça kötü bir şekilde düşmüş ve dereyi geçmenin tehlikeli olacağını düşünüyordu. Beşimiz de uyduk ona. Geldiğimiz yoldan Palovit’e döndük. Kahvede içtiğimiz çay sırasında bu siste yıllarını burara geçirmiş insanların dahi kaybolabildiğini öğrendik. Sis burada önemli bir kavramdı. Şehirde siste vapurlar çalışmaz ama yollar açık olur…
Amlakit’i sislerin  arasında gördüğümüzde akşam olmuştu (17:30). Yayla daha doluydu, bacalardan dumanlar çıkıyordu. Kahvenin üstünde kalabileceğimiz misafirhane vardı. Kurularımı giydik, soba başında kuskus yaptık. Biz Bulgaristan’da kuskusu pilav gibi pişirirdik. Çok da severim. Yayla tereyağında misler gibi kavrulan kuskustan önce kaşarlı tost yedik, hepimiz aç bitap yorgun bir haldeydik. Çat’tan gelirken araçta bizimle olan köylüler de kahveye geldi. Bizimle gelseydiniz keşke esprileri eşliğinde kahve dolmaya başladı. Merak eden duyan geldi. Bir geceyi daha bir ahşap bir çatı altında geçirdik.

 

14.09.2006
Amlakit-Hazindağ-Pokut-Sal

Sabah kalktığımızda, kahvaltıya davetli olduğumuzu öğrendik. Eve girdiğimizde sevimli bir teyze mıhlama hazırlıyordu bize. Ne var ne yok sofraya taşınıyor. Oturuyoruz sofraya, eski İstanbul sohbeti yapılıyor. Ne de olsa Karadeniz insanı Türkiye’nin her yerinde. Ama yazın yaylaya dönüş mutlak gibi. Gülen yüzlerle ayrılıyoruz evden. Yolumuz artık çam ormanın içinden devam edecek. 9 gibi yola koyulduk.. Çamların arasındaki patika inanılmaz güzel. Bu patika üzerinden araç yolu yapılması planlanıyormuş. Ne yazık. Kıvrıla kıvrıla, ağaçların arasından gökyüzüne baka baka, yürüdük. 2 saat sonra Hazindağ’a ulaştık. Yayla daha boşalmamış. Dönüş hazırlıkları başlamış. Hemen çaylar geldi. Güzel bir sohbet, yol gelmeli mi gelmemeli mi, elektrik taşınmalı, nasıl korumalı derken vakit geçiyor. Evler çok güzel, yayla başlı başına güzel. Havanın çok iyi gitmeyeceği belli olduğu için bir an önce Pokut’a varmak gerek. Yağmur başladı, batonlar elimde şemsiyemi açtım çantanın bir yerlerine tutturmaya çalışıyorum ama sinirlerim yağan yağmurla daha da geriliyor. Her yer kayıyor.Yağmur iyice hızlandı hepimiz su gibi olduk. Öğleden sonra 2 gibi pokut görünüyor sis ve yağmurun ardında. Geldik dedim, şimdi kururuz, yemek yeriz, ısınırız. En çok üşüdüğüm gün buydu. Sormadan sorgulamadan yürüdüm, Pokut’a geldik ama bizi kötü haberler bekliyordu. Tek bir bacadan duman çıkmıyordu. Yayla iki gün önce boşaltılmış. Uğur’ların evde kalsak, içeri girsek derken, Uğur devam dedi. Sal’a gidiyoruz. Ben “Ne? Ne Sal’ı” dedim. Bir adım daha atacak halim yoktu. Şemsiyeyi yolda küfürlerle kenara atıp ıslanmış, donmuştum. “10 dakika ileride” dedi Uğur. Ya tabi ne demezsin dedim içimden. Yürümeye devam ettik. 20-25 dakika olsa gerek yolda bir köpekle karşılaştık. Dağlarda köpekler sevilmeyi sevmez. Sıcakkanlılık şehir köpeklerine mahsus sanırım. O bizden biz de ondan korkmuş bir halde sakin sakin geçtik uzağından.

Demek yayla yakında. Sal’da bir pansiyonda kaldık. Elektrik yok, su akmıyor, donmuşuz. Sobayı yaktık hemen, çekmedi önce baca, çamur içinde kalan botlarımızı, tozluklarımızı buz gibi suda yıkadık. Donmuş sıralandık sobanın karşında. Isındıktan sonra da yemeğimizi yaptık. Erzaklarımız bitememişti yiyecek kaynaklarına sık sık rastladığımız için. Ne varsa yaptık. Tarhana çorbası, domatesli peynirli makarna, ton balıklı makarna ve irmik helvası. Helvanın kıvam tam tutmasa da güzeldi. Çekirdek ve çay eşliğinde misafir bile ağırladık. Sohbet yine Kaçkarların geleceği.

 

15.09.2006
Sal-Pokut-Sal-Konaklar Mahallesi

Sisler ardında göremediğimiz Pokut’a gittik sabah kalkınca. “Gördükleriniz görebileceklerinizin çok azı” dedi Alpay. On buçuk gibi koyulduk yola. Sal’dan araç yolu var ama biz 13 yıldır avcılar dışında pek kullanılmayan eski patika yoldan döneceğiz. Samistal’da kaybolmayı telafi etmek isteyen Uğur’un bize sürprizi var. Çamlıhemşin’de Konaklar Mahallesinde Hacaloğlu Konağında kalacağız. Tabi önce altı buçuk saat yokuş aşağı, yorucu, yıpratıcı bir yolu yürümemiz gerekti. Yol uzun zamandır kullanılmadığından budanmamış, kendi haline kalan orman yolu kapatırcasına sarmış.

Patikanın üstünü örten orman güllerinin altından tünelde ilerler gibi kaya kaya indik aşağıya. Dikenler her yeri sarmış, düşmemek gerek. Alpay ikide bir fotoğraf çekmiyorsun diye söyleniyor bana. Önüme bakmaktan makineyi elime alacak hal var mı ki bende. İki kez kaydım sağlam. Basarken kayar demeye fırsat kalmadan dizimin üstünde buldum kendimi, çığlık çığlığa. Korkudan. Dikenlerin üstünden yuvarlana yuvarlana (Alpay olur kendileri), orman güllerini ellerimizle yara yara yürüdük.

Yolda yediğimiz böğürtlenler harikaydı. Ta ki ayı dışkısı görene kadar. Hem de taze. Ben anında bıraktım böğürtlenlerle oyalanmayı. Ses çıkartmadan yürüdük. Yolda bir de tırnakları bile görünen pençesini gördük ayının. Geldiğimiz yöne gidiyormuş Allahtan rahat bir nefes aldık. 6 saat yürüdük. Dizlerimiz tutmaz olmuş, hareketlerimiz dengesizleşmeye başlamıştı. En çok yorulduğum gün oldu. Ayaklarım, dizlerim kelimenin tek anlamıyla haşat olmuştu. Orman’dan çıkıp Konağa nasıl geldiğimiz anlamadım bile. Yürüyüş sona ermişti. Çayların içinden, asma kabakların altından geçtik. Manzara olağanüstü. Konak muhteşemdi. 100 yıllıktı en az. Çantaları atıp oturduk önündeki terasa. Kalmak istemedim oradan. Çamurlarımızdan arınıp, içeri girdik. Evin ortasında kocaman bir baca, ortada ateş yanıyor, kenarlarında bank, sandalyeler, ateş başı sohbeti yapılıyor.

Üzerimizi değiştirirken misler gibi tereyağında kavrulmuş un kokusu geliyor. Un helvası var yemekte. Makarna, tarhana, taze fasulye, harika bir salata ve mis kokan bir kavun. Hepimiz aç yorgun o kaşık bu çatal yemeğe koyulduk. Kapsama alanına giren telefonlarımız nedeniyle Alpay az daha aç kalacaktı. Hülya sağ elinde kaşık makarna tabağında, sol elinde çatal kavun tabağında. Zaten un helvasını çorbadan sonra yemişti. Gözümüz dönmüş yedik de yedik. Ateş başı sohbeti çok güzeldi.

Gönül Teyzeyi dinledikçe, ağzım açık kala kaldım. Önyargılarımız bize fikirler vermeye çalışıyor çoğu zaman yanlış da olsa. Görünüş itibariyle tam bir Karadeniz kadını, ama konuştukça çok daha fazlasına sahip olduğunu anladım. BBC’deki programlardan tutun, kültür aşılamanın nasıl yapılması gerektiğine, adını bile duymadığım bir köydeki modelin her yerde uygulanması gerektiğine kadar bir çok şey söyledi. Gezinin ana konusu olan Kaçkarlar nasıl korunur sorusunun cevabı, Gönül teyze gibi kültür zengini insanlarda yatıyor.

Gelelim konağa. Müzede dolaşırmış gibi hissediyorum kendimi. Yıllar evvel gurbete Rusya’ya giden büyükler kazançlarıyla tüm aileyi bir arada tutan bu konakları yaptırmış. Bir zamanlar 37 kişi yaşammış konakta. İki katlı, her ailenin bir odası varmış. Odalarda şömine bazılarında banyo da var. Kapıların üstünde kimlerin odası olduğu bile yazıyor. Aşağıda 3 adet ahır var. Öyle güzel, düzenli ki, orada da şömineler var. Ama hayvanlar yok artık. Üst katta da tuvalet var. Ertesi gün fark ediyorum ki aslında, tuvalet ayrı bir baca gibi yapılmış evden bağımsız. Ama araya tahtalarla köprü kurulmuş ve böylece gece kalkmak da sorun değil. Yüz yıl önce yapılmış. Her yer ahşap işçilikle bezenmiş. Bacanın taşları tek parça insan boyunda. Birileri onları buraya taşımış. Bugünkü tekniklerimiz bile yetersiz kalırmış Ermeni, Yahudi taş ustalarının işçiliklerini taklit edebilmek için. Mutfak ayrı bir şaşırtıcı. Köy evlerinde bilirim fırını olur sobaların. Ekmek pişer yemek pişer bir yandan ama konakta sobanın bir yanından musluktan sıcak su akıyor. Fırının yanı sıra bir de hazne koymuşlar su ısınıp duruyor soba yanarken. Baka kaldım. Konakta kalmak güzeldi.

 

16.09.2006
Konaklar Mahallesi-Çamlıhemşin-Firiloğlu Konağı (Mollaveys)-Ayder-Çamlıhemşin

Sabah gelen Ziya Amcaya bal sorduk. Konağın semenderinde (erzakların konduğu evlerin yanında yapılan ayrı bina) arı kovanları varmış. Bu yıl bal çıkmamış pek. Ancak arılara yetermiş, petekler yarıya kadar bile dolmamıştı. Kahvaltıda yediğimiz bal da Gürcü kestane balıydı, alıştığımızın dışında keskinlikte. Balı kara kovanlardan sağıp bize sonradan gönderecek. Konaktan ayrılıp son kampımızı kuracağımız bir başka konağın bahçesine yola koyulduk. Fırtınayı ta tepeden gören bir konak. Yaşlı çift hoş geldiniz diyor biz bahçeye yerleşirken. Kampı kurup, önceki akşam sohbette adı geçen Firiloğlu Konağına gidiyoruz. İçinde yaşam devam ediyor. Tavan işçilikleri çok güzel. Ahşaptan süslemeler yapılmış tavana.

Kapı kolları renk renk kristaller. İyi durumda ama çürümeye mahkum gibi. “bu da bizim uşak, Hemşinli” dediler benim için. Başımızda yemeni, 1 haftadır yıkanmamış saçlarımızı kamufle ediyoruz. Konaktan ayrılıp Ayder’e gittik. Kaplıcaya. Uğur evine gidip aklandı paklandı. Çadır hayatı bitmişti onun için. kendimizi kaybettik kaplıcada. Aramızdan biri (o biri Alpay) yıkanmayı göze alamadı. İhtiyarlık mı desek acaba. Nasılsa çadırda da yalnız kalacaktı. Kapının önünden aldı bizi araç iki hanım çıkamamıştı sefadan. Çamlıhemşin’e döndük alışveriş sohbet derken, akşam oldu. Konağa kadar karanlıkta yürümek gerekti. Bir önceki gece Çamlıhemşin’e araçla inen Uğur ve Osman’ın yolunu kesen yaban domuzlarının göründüğü yerden gidecektik. Yusuf Yusuf sağ sola bakına bakına yürüdük. Bir kez daha dedim bu ne inat yamaçlara kurmuşlar bu evleri. Nefes nefes kaldım tırmana tırmana gitmekten.

 

17.09.2006
Çamlıhemşin-Pazar-Trabzon-İstanbul
Son gün artık. Tasımı tarağımız toplayıp, dönme vakti gelmişti. Yorgun, sisler içinde de kalmış olsak mutlu, ve de kendi adıma gururlu. Sağ salim alnımın akıyla dönecektim geri. Geldiğimiz gibi döndük.Uğur’la vedalaştık, Kaan’ı yolda bıraktık, Osman da aile ziyareti yapacak biz devam ettik. Peynirler, tereyağlar aldık. İstanbul’a indiğimizde yorgunduk epey. Ayder’de şemsiyemi bıraktım, Trabzon’da matlarımızı (Hülya’yla ikimiz), Havaş’ta da Hülya batonlarını. Saça saça dönmüştük memlekete heyecanlı… Ben döndüğümüz hafta içinde ortopedistin yolunu tutmuştum elbette ki.

 

Daha ilk günden beri söylediğimiz türküler aklımda hep. Oldum olası sevmişimdir tulumun sesini. Masa başında oturmuş fotoğraflara bakıyorum tekrar tekrar. Tüm yorgunluğuma rağmen gülmüşüm hep. Hala da gülümsüyorum aklımla geldikçe. Mis gibi kokusunu hatırlamaya çalışıyorum Kaçkarların, sessizliğini, sakinliğini… Her gün işe gitmek için köprüyü geçen ben her sabah hatırlıyorum şu cümleyi: “Trabzon’a tahmini uçuş süremiz 1 saat 10 dakika.”

 

 

Okumaya devam et Kaçkarlar Trans

Uludağ Temmuz 2006

Şubat başında gittiğimiz Bolu Seben yürüyüşünden sonra benim için zor günler başlamıştı. Diz problemi derken menüsküs yırtığı teşhisi ile ameliyat, ardından da aylar süren tedavi programı. 6 hafta boyunca ayağını yere basmamış bir insan olarak, tedavimin sonlarına doğru Uludağ Faaliyetine katılma izni almak için Fizyoterapistlerimle pazarlığa giriştim. Şöyle yapsam gidemez miyim? Böyle yapsam olmaz mı? Baton kullansam peki? Deniz Beyden (doktorum) izin çıkınca da topladım çantamı.

Aylardır doğanın kokusuna hasret biri olarak heyecanla hazırlandım. Erkenden yola çıkıp, güneşin doğuşunu Yalova feribotunda, börek ve çayla seyrettik. Oteller bölgesine geldiğimizde hazırlık başladı. Çantalar indi. Benim çantam yük olarak hafifletildi. Ne de olsa ben torpilliydim. Yürüyüş başladı. Nispeten düz sayılacak uzun bir yoldan madenlere ulaştık. Batonlar gerçekten yükümü epey dağıttı. Madenlere gelmeden önce iki köprü var yol üstünde; köprü ama ince kütüklerin üzerinden geçilen. İlkinden geçmek sorun olmadı, kalındı ancak ikincisi, demirlerden olan, ve ancak bir ayağınızın sığdığı köprüden geçmek zor oldu. Bir anlık tereddüt geçişi imkansız kılabilir. Bir, iki, üç denemeden sonra ancak elimi tuttuklarında geçebildim karşıya. Tam adım atacakken büyüyordu yol. Okumaya devam et Uludağ Temmuz 2006